[ Web Mail ]
Güzelsu
Beni Hatırla
» Yeni Kullanıcı Kaydı
» Şifremi Unuttum
0 üye, 0 ziyaretçi bağlı durumda

KARDELEN'İN MİLADI VE HAYRETTİN KARACA

Gönderen: Sibel Ersoy @ 2009-02-21 13:41:41

İbrahim Ekmekçi hocamızın Akdeniz Söz gazetesindeki köşesinden 2 yazı..

Yakında  www.timmedya.com 'da..

KARACA’ YA   SORALIM… ‘’Yarım Asrın Ardından’’  (Ekmekci-17.02.2009)(01)
          1991 yılı idi. Yurdumuzda ‘’ toprak erezeryonu” denilince ilk akla gelen kişi, çevreciliğin duayeni Hayrettin KARACA’nın Ankdeniz Üniversitesi kampusünde, slayt gösterileri eşliğinde açıklamalarda bulunacağı haberi geldi, gazetelere…
          Hürriyet ekibi olarak, biz de bu fırsatı değerlendirmek istedik.
          Gösteri başladı. Karaca ,Yalova’da bulunan Botanik Bahçesindeki bin-bir bitkiyi, ekrana getirirken, sanki bitkilerin kendi sesini duyarmışcasına O’nlara içtenlikle seslenişi, gösterilere ayrı bir renk katıyordu.
          O günlerde, daha TEMA VAKFI kurulmamıştı.
          Fransızca’daki, ağaç sözcüğü anlamına gelen,’’L’arbe’’ sözcüğünden kaynaklandığını sandığım, bu tür botanik bahçelerine, dünya literatüründe, “Arbetium’’ deniliyormuş. Karaca da, ‘’Dünya Arbetium’lar Derneği” nin, önce 2. Başkanı, sonra, Genel Başkanlığını üstlenmiş. Üniversitenin Bilim adamları, Karaca’ya hakettiği saygıyı gösteriyor, O’nun engin bilgisinden yararlanmaya çalışıyorlardı…
          Karaca, yurdumuzun karşı-karşıya bulunduğu toprak erezyonuna da değiniyor, her yıl, Kıbrıs Adası kadar toprağın, Anadolu’dan, akarsularla denizlere taşındığını söylüyor; tek çarenin ağaçlandırmak olduğunu söylüyordu. Toprağın oluşumunun da, yüzlerce,binlerce yıl aldığını belirtiyordu. Anadolu’nun bu gidişle, çöl olmasının önlenemeyeceğini vurgularken de, kağıt tüketimi ile ağaç kesilmesinin ilişkisine değiniyordu.  Açıklamalarında, “Boyalı, renkli basın, her gün yayınladığı, baldır-bacak resimleri ile, kaç ağacın yok olduğunun farkında mıdır, acaba? “ sorusu üzerine;  gazetelerin savunucusu rolünü üstlenme çabası içindeki bir arkadaşın, gereksiz tepkisini de, hoş karşılayarak, gülüp-geçti.
          Gazeteci arkadaşların, haber yapmak için, üniversitedeki bulunmaları birkaç saatte sona erdi, ayrıldılar. Ama ben, üç gün boyunca, öğle tatilleri de dahil, Karaca’nın yanında olma fırsatını değerlendirdim. Öğle yemeklerini bir sandviç ile geçiştirip, Akdeniz Üniversitesinin, henüz bakir kalan, geniş fundalık alanında, çıktıkları çevre inceleme gezilerine katıldım. Üniversitenin ilgili dalında görevli bilim adamları, kendisine  her bitki için sorular soruyorlardı. Karaca, latince adlarıyla, niteliklerini engin bilgisi ile açıklıyordu. Bu değerli insanın yanında olmak, yöremiz florası ile ilgili bilgilerinden yararlanmaktan büyük keyif alıyor, önemli bir görevi yerine getiren insanların duyduğu, huzur ve mutlulukla; benim için çok önemli olan soruyu, kendisine yöneltme fırsatını kolluyordum.
          Aramızda oluşan yakınlığı hissettikten sonra; “ Bu gidişle, Kardelenin soyu tükenecek mi? ‘’ diye sordum.
          - Tehlikede olan yalnız Kardelen mi?  Diye, sorumu, soru ile yanıtladıktan sonra, ‘’Ya Sarıkokulu, Gölsoğanı ne olacak. Daha birçok soğan var, sökülerek, yurtdışına gönderilen. Ama Sizler, Kardelen için kamuoyu oluşturmayı, gündemde tutmayı başardınız.’’ Diyerek, birçok çiçek soğanı isimini  daha sıraladılar.Aldürbe’yi, Çimi Yaylasını gezdiğini  söylediler. “Ama merak etme, azalır, birkaç soğanı kalır, taş arasında.  Birkaç soğan da para etmeyince, sökmeye gelen olmaz. ‘’   Dedi.  Korunması için, söküm alanını dört bölgeye ayırarak, her birine, dördüncü yılında soğan alınmasına ancak izin verilirse, bitkinin soyu tükenmeyeceğini de anlattılar..
          Benim kendisini dikkatle dinlediğimi fark etmiş olmalılar ki; ‘’Bendeki mayadan sende de gördüm’’ diye, iltifatlarından sonra, Dünyada bin 100-bin 200 tür çiçek soğanı türü bulunduğunu, bunun 900 kadarının anavatanının Anadolu olduğunu, fakat günümüzde ancak yüz kadarının kalabildiğini; ancak, bir çoğunun kendisinde bulunduğu bilgisini verdikten sonra, bana öyle bir öneride bulundular ki, bu sır aramızda kalsın…
         Ya Kardelenin bugünü, o bölüm de yarına kalsın…
         Saygılarımla…

 

 KARDELEN’in   MİLADI…(Yarım Asrın Ardından) 19.02.2009 (01)

            Soğanından ilaç yapıldığı bahanesiyle yurtdışına gönderilişinin, hangi tarihlere kadar gittiği bilinmeyen  Karden’in, ‘’yeni serüveni” 1970 li yıllarda başlar. Almanya’daki araştırmalarından sonra, yurda dönen, Av.Hasan Tahsin Veliağagil’ Kardelen soğanının, izinsiz olarak yurt dışına kaçırılışını kanıtlamakla kalmamış, öncesinin incelenmesine ortam hazırlamış, geleceğinin kaderini de etkilemiştir.
            Bu yazımda, “Kardelen’in Miladı’’ sayılabilecek, bu tarihin öncesinden söz etmek istiyorum.
             O yıllarda, ihracat kayıtlarında adı geçmeyen Kardelen soğanının alıcısı Alman ‘’Jorj”un, aracısı, Alanya’lı Rauf, malın toplanma süresince Akseki’de kalırdı. Akseki’deki toplama merkezi de, yörede çok sevilen, bonkörlüğü ile tanınan, Kasap Mehmet Buluş’un iş yeriydi. Rauf, çoğu zaman, Sefa Oteli’nin tek yataklı odasının balkonunda oturur, çaprazındaki, 30-40 m. Uzağındaki Rahmetli Buluş ile, uzaktan-uzağa sohbet ederdi.
Buluş, davudi ve gür sesi ile, göçerlerin yayladan sökerek getirdikleri çiçek soğanının miktarı hakkında, Rauf’a bilgi verirken, Yukarı Çarşı esnafının çoğunluğu da, bilgi sahibi olurdu.
            Kasap Buluş, yayladan gelen soğan çuvallarını tek-tek kantarla tartar, ücretini fazlasıyla öder, çuvalları, dükkanının karşısındaki Pazar yerine yığdırır, göçerleri hoşgörü ile uğurlardı. Ortasında zafer anıtı  görüntüsü veren şadırvanı ile Pazaryeri, ilçenin merkezinde, Büyük Camiinin doğusunda yer  alan, geniş bir alandı. Burada toplanan soğan çuvallarının bir kamyonu doldurma süreci, çarşı esnafınca da izlenir, taşıma gücü 2,5 – 3 tonu geçmeyen, Şevrole veya Austin marka bir kamyonla Alanya’ya gönderilirdi. Bu işlem, sezonda birkaç kez gerçekleşir, ilgililere para kazandırırdı.
            O günlerde, ilçeye safari kıyafetli turistlerin tek-tük geldiği de olurdu. İlkokula henüz başladığım, 1945 yılları olarak anımsadığım, bir yaz günü, yine böyle birkaç turist ile, çarşı esnafının bir arada, el-kol hareketleri ile, iletişim kurmaya  çalışmalarına tanık olmuştum. Her yabancı gezginin, her konuda uzman olabileceği görüşünden, olsa gerek; O’nlara çiçek soğanı gösterme, endemik bitkileri tanıtma çabasındaydılar. “Bu bitkiden şu ilaç yapılır, şu hastalığa iyi gelir.”  Açıklaması beklentisi vardı, oradakilerde… Adaçayı, kekik, çiçek soğanları gösterildi. Bir koşu gidilip, getirildi,ot.  Yörede “Yavşan” adıyla anılan, soğuk algınlıklarına çok iyi gelen otu ağzına alan yabancı, tadını benzetmiş olacak ki; “Kinin’’ dedi. Kinin, bölgenin, bilhassa kıyıdaki köy ve kasabaların baş belası ‘’sıtma” hastalığının bilinen tek ilacı idi. Bulunması güç ve pahalı olan kinin yerine, Yavşan’ın  da kullanılmaya başlandığı görüldü, o günlerden sonra. Sıtma’nın mikrobu, sivrisineklerin canlıları sokmasıyla bulaşıyor;  mikrop taşıyıcı sinekler de, bataklıklarda üremekteydi. Doğal olarak sahil köy ve kasabalarda daha çok görülen hastalık, bataklıkların kurutulması, çeltik ekiminden vazgeçilmesi ve DDT nin bulunuşundan sonradır ki, 1954-55 yıllarından sonra,  görünmez oldu. Yöre halkı da, rahat bir nefes aldı.
            Yörede, Kardelen’e “Nergiz” denilmekte; ‘’Teğnil’’ adı  ile tanınan  Defne yaprakları da, toplanarak , öteden beri yurt dışına gönderilmektedir. İhracaatcılar tarafından örnekleri gösterilerek, siparişlerde bulunulan diğer çiçek soğanları da, doğadan sökülerek pazarlandığı bilinmektedir.
            Ancak, Kardelen, ihracaatta ve doğanın talan edilişinde, baş sıradaki ve gündemdeki yerini her zaman olduğu gibi korumaktadır.
           Kardelen’in Miladı sonrasını gelecek yazıya bırakarak, esenlikler dilerim.
           Saygılarımla.

 
 
Favorilerime ekle | Giriş Sayfası Yap | Site Haritası | Site İlkeleri